Translate

29 Mayıs 2024 Çarşamba

Mevlana’nın Şehri Konya Yarı Maratonu’ndan İzlenimler…

Hep merak ettiğim ancak gitmenin bir türlü  nasip olmadığı şehrimiz Konya idi.

Mayıs ayının ilk haftasında, koşu arkadaşım Ali Osman Şapçı Konya’da iyi bir koşu organizasyonu olduğunu, 2023 yılında kendisinin katıldığını ve istersem birlikte katılabileceğimizi söyledi.

Hiç tereddütsüz kabul ettim ve Konya Yarı Maratonu web sitesinden kaydımı yaptırdım.

Zübeyde Hanım Koşusundan...

Kayıttan sonra, İzmir’de 3,8 km’lik Zübeyde Hanım, sonrasında 19 Mayıs’ta 4,8 km’lik Karabağlar Belediyesi’nin düzenlediği Bağımsızlık koşusuna katıldım. Son zamanlarda “Bir Gün Triatlon” hayaliyle yüzmeye odaklandığımdan ve neredeyse bu koşular dışında hiç antreman yapmadığımdan koşu performanslarımın pek parlak olduğu söylenemezdi.


Konya Yarı Maratonu’nda 21K, 10K yarışları ile 3K’lık Halk Koşusu vardı. Biz 10K’yı tercih etmiştik.

Güzelbahçe'de Balıkçı'da...
Aslında bu koşuya eşim Zehra ile gidecektik. Ancak, oğlum Mehmet’in bu yıl YKS sınavı olduğundan ve onu yalnız bırakmamak için eşim Mehmet’in yanında kaldı.

24 Mayıs aynı zamanda bizim evlilik yıldönümümüzdü. Sabah erkenden kalkıp alışveriş yaptım, eşime çiçek aldım ve ailece kahvaltı yaptık. Akşam üstü de Zehra ile evlilik yıldönümümüz anısına Güzelbahçe’ye balık yemeğe gittik. 

Akşam 20.00’da tren hareket edecekti. Bir gün önceden hazırladığım çantamı aldım, eşim ve oğlumla vedalaştıktan sonra metro ile Basmane Garı’na yarım saat önce varmıştım Mavi Treni görünce 30 yıl öncesine Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki yıllarıma gittim. O zaman da mavi trenle saatlerce yolculuk yaparak memleketim Manisa’ya giderdim.

Üniversite nasıl bitecek? Sonra iş? Evlilik? Çocuklar? derken, geriye dönüp baktığımda, zihnimde bütün bunların yaşam filmimde kare kare geçişi canlandı.

Trende 3. vagon 32 numaralı koltuk benimdi. Bir sırt çantası ile koşu ayakkabımın yer aldığı küçük bez torbayı koltukların üstündeki bagaj bölümüne yerleştirdim. Benden başka kimse yoktu. Dağdan indim şehre misali, trenin vagonlarını, lokomotifini incelerken, acaba Ege Maraton’dan başka koşucular da gelir mi diye etrafı kolaçan ediyordum.

On beş dakikaya kalmadı, Ege Maraton’dan Hüseyin Polat, İbrahim Selek, Yıldıray Bölükdemir ve eşi Özlem Bölükdemir geldi. Sohbet ettik, elbette o anları da fotolarımız ile tarihe not düştük 😊

Konya Yolcuları...
Trende herkes yerini aldı, hareket saati geldi, biz trenin kalkış düdüğünü beklerken, 13-14 yaşlarında bir çocuk önde lokomotifin olmadığını, birinci vagonda gaz sızması olduğu için Halkapınar’dan yeni vagon almaya gittiğini haber verdi. Trenin daimi yolcuları olduğunu tahmin ettiklerim pek oralı olmazken, belki de daha seyrek kullananlar “bu vagonda arıza vardıysa, akşama kadar niye bakmadılar? Yazık değil mi bu insanlara?” diye hayıflanıyorlardı. 

Çiğli durağından binecek olan arkadaşım Ali Osman’a rötar olduğunu ve biraz gecikebileceğimizi yazdım. Tren görevlilerinde biraz stres var gibi gözükse de bu tür durumlara karşı bağışıklıklarının olduğu belli oluyordu.  Ben bu konuya pek takılmadım, 30 yıldır beklemişim, bir iki saatin lafı olmaz diye düşünüyor, görevlilere yüklenen birkaç yolcuyla konuşarak onların dikkatini başka konulara çekmeye çalışıyordum.

Lokomotif ve vagon yarım saat içinde beklediğimizden çok daha hızlı geldi. Yolculuğumuz başladı. Daha sonraki duraklarda, Ege Maraton Spor Kulübü üyeleri çoğunlukta olmak üzere Konya Yarı Maratonu’nda ter dökmeye hazır onlarca koşucu trende yerlerini aldılar.

Sabah Kahvaltısı'ndan Manzaralar 
Ege Maraton Koşucuları çoğunlukla 2. vagonda idi. Biz Ali Osman ile 3. vagonda. İkinci vagona gidip, muhabbet ettik. Kızım Ayşe’nin Ege Maraton Spor Kulübü üyemiz Aysel Yıldız hanım ile yaptığı röportaj dolayısıyla pek çok koşucu arkadaş şahsımda kızımı tebrik etti. Hatta Ege Üniversitesi’ndeki Üçüncü Yaş Üniversitesi’nden de ilginç hikayeler çıkabileceğinden bahsettiler.

Yolculuk esnasında trende dikkatimi çeken; kondüktör tarafından her duraktan binen yolcuların biletinin bir karekod okuyucu makine ile kontrol edilmesi, inecek olanlara da eşyalarını unutmamaları konusunun hatırlatılması oldu. Lokanta gece 01:00’de kapanıyor ve sabah 06.30’da açılıyor.

Lokantanın olduğu vagon en arkada olduğu için koşucular sabah erkenden çay içmek için bizim vagondan geçiyorlardı. Önce lokantanın henüz açılmadığı haberi geldi, sonra bir şekilde görevli bulundu. Ben 07.30 civarında gittiğimde de hala çay yoktu. Nihayet 15 dk sonra demlenmiş çaylar geldi ve “Taa Rize’den Gelen” çaylarımızla kendimizi aynı karede buluşturduk.


Meteoroloji’ye göre Cumartesi ve Pazar yağmur yağabilirdi. Bu nedenle, çok yağmur bastırırsa diye yanımıza yağmurluk bile almıştık. Sabaha karşı havada birkaç bulut varsa da hava gayet açık görünüyordu.

Sabah saat 09.00 civarında Konya Garı’na varmıştık. Trenden inenler, ya otellerine yada koşu kitlerinin dağıtılacağı Konya Kılıçarslan Meydanı’na gidiyordu. Google Maps’e göre Otelimizle Gar arasında 3 km, Gar ile Kılıçarslan Meydanı arası 1,2 km kadardı. Ali Osman ile biz önce koşu kitlerini almak için Kılıçarslan Meydanı’na yürüdük. 

Poğaçamızı beğendiremedik :)

Yolda giderken, bir köpek takıldı peşimize, aç olduğunu düşünüp biraz poğaça verdiysek de yemedi. Anladığımız ya karnı toktu ya da onun menüsünde poğaça yer almıyor ve yemiyordu.

15 dakikalık bir yürüyüşün ardından, 10K Koşu kitleri için sıraya girdik. Önce bir taahhütname imzaladık, göğüs numarası, tişört ve son olarak da  çiplerimizi aldık. Bu koşu da ilk kez, bir organizasyon verdikleri çipin koşu sonunda geri alınacağını söyledi. Bu durum bana  ilginç gelse de, daha sonra yurtdışında koşmuş olan arkadaşlar, yurtdışında bir koşucuya bir çip verildiği, her koşuda aynı çip ile göğüs numarasının eşleştirildiğini söylediler. Aslında kaynakların israf edilmemesi adına iyi bir uygulama. Belki ileride ülkemizde tüm koşu organizasyonları böyle bir çip sistemine geçerse, ekonomimize küçük de olsa bir katkı olur.

Konya'da Bisiklet Tramvayı
Kılıçarslan Meydanı’nın hemen yanında bir tramvay yolu var. Bisikletler için ayrı bir tramvay tahsis etmiş olmaları ve hemen meydanın yanında “Meydan Evleri Restorasyonu ve Velespit Müzesi” inşasının devam ediyor olması, bisiklet konusunda Konya’nın çok ileri bir noktaya geldiğini gösteriyor. Bisiklet park alanları da son derece alan tasarrufu sağlayacak bir şekilde tasarlanmış görünüyor. Özellikle, bisikletin günlük yaşama entegrasyonu ve bisikletli ulaşım konusunda diğer kentlerimizin Konya’nın tecrübesinden yararlanabilir diye düşünüyorum.

Koşu kitlerimizi aldıktan sonra, 15-20 dakikalık bir yürüyüşün ardından Lotus Otel’e vardık. Oda girişi için henüz vakit erken olduğundan, çantalarımızı otelin emanetine bıraktık ve kenti turlamaya çıktık. Mevlana Meydanı, Sultan Cami ve Mevlana Türbesi’ni gezdik.

Mevlana Türbesi yerli ve yabancı pek çok ziyaretçinin akınına uğruyor. Dua edenler, şadırvana metal para atanlar, sakal-ı şerifi camekânın dışından koklayıp yüz sürenler, elinde bayrağı olan rehber eşliğinde gezen turist kafileleri..

Gezerken, Mevlana’nın şu sözlerini duyar gibiyim:

Mevlana Türbesi ve Müzesi'nden Birkaç Kare 

Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

Kötü bir döneme girdiğinde ve her şey sana karşı gibi göründüğünde, bir dakika bile dayanamayacakmışsın gibi geldiğinde sakın pes etme, çünkü işte orası gidişatın değişeceği yer ve zamandır.

Mevlana Türbesi, aynı zamanda bir müze niteliğinde. Mevlevilerin giydiği elbiseler, kullandığı eşyalar, musiki aletleri, el yazması Kuran-ı Kerimler, Makâlat, balmumu heykeller…

Kısaca Mevlana ve Mevlevilikle ilgili aradığınız neredeyse her şey burada…

Geçmişe doğru 800 yıllık bir yolcuğun ardından karnımız acıktı. Nezih Konya Mutfağı’nda etli ekmek, ayran ve saç arası tatlısı yedik. Ardından Lotus Otele gelip gelişi güzel eşyaları otele yerleştirdikten sonra, saat 14.00’te Kılıçarslan Meydanı’ndan Çatalhöyük’e gidecek olan otobüslere yetişmek için yola çıktık.

Konya Büyükşehir Belediyesi’nin tahsis ettiği bir otobüse bindik. Tren yolcuğundan üzerimde kalan yorgunlukla tam uyuma moduna girmişken, büyük bir gürültüyle uyandım. Bizim otobüs kavşaktan dönerken, Nissan marka bir binek araba otobüsle kaldırım arasına dalmış ve ciddi hasar almış. Allah’tan can kaybı olmadı. Bir yarım saat kadar bekledik. Bu esnada sıkılan ve bırakıp gidenler oldu. Ali Osman da bir ara “Yarın yarışımız var. Otele mi dönsek?” dediyse de, “Buraya kadar gelmişken, Çatalhöyük’ü görmeden gitmeyelim” dedim. Nihayet, yeni bir otobüs geldi. Yaklaşık bir saatlik yolculuğun ardından, Çatalhöyük’e vardık.

Çatalhöyük'ten Manzaralar

Çatalhöyük, M.Ö 7.500-5.500 yılları arasında tarihlendiriliyor. Bu ziyaretten, aklımda o dönemdeki insanların yaşadıkları evin bir köşesine ölülerini gömmeleri, daha sonra ölenleri de yine aynı yere gömmeye devam etmeleri. Daha önce de, Göbekli Tepe’yi ziyaret etmiştim. Kazılar ve kazı yöntemi birbirine çok benziyor. Çatalhöyük’te o dönemin, evlerinin replikaları yapılmış, dar kapı girişleri ve küçük evler olduğu görünüyor. Kazılar, kazıdan elde edilen buluntular dijital ve görsel olarak iyi tasvir edilmiş, Türkçe ve İngilizce olarak seslendirilmiş durumda.

Yaklaşık 2 saatlik ziyaretin ardından, geldiğimiz otobüsle dönüşe geçtik. Yolda Çağrı ve Osman adında iki yeni koşucu arkadaşla tanıştık. Osman daha çok ultra koşuyor, Çağrı ise yol koşuları. Ben henüz havuzda “25 metre yüzebildiğimi” ancak belki bir gün “half ironman” yapabileceğimden bahsettim. Şu an için komik görünse de, yeni tanıştığımız arkadaşlar bu işin olabileceğini söylediler. Nitekim, Çağrı, Jonas Deichmann isimli Almanya doğumlu bir ekstrem sporcunun, 120 gün peş peşe tam ironman için rekor kırmaya çalıştığını ifade ederek, bana instagram linkini gönderdi. 

Jonas Deichmann, Çağrı ve Osman
Ben bu satırları yazarken, 19. gün yarışını gerçekleştiriyordu. Diğer bir ifade ile Deichman her gün, 3,8 km yüzüyor, 180 km bisiklet sürüyor ve 42 km koşuyor. Yani, günün 14-15 saatini triatlon için harcıyor. Bunu 120 gün boyunca da peş peşe gerçekleştirecek. Gerçekten akıl, zihin ve fiziki sınırların çok ötesinde bir challenge. Ben bunun bir tanesinin yarısını bir kez yapsam yetecek. Deichman’ın bu mücadelesini görünce, bana çok büyük gelen hedefim bir anda gözümde epey küçüldü ve daha gerçekçi bir hal aldı. 😊

Dönüşte, yine acıkmıştık. Ertesi gün yapacağımız koşu öncesinde karbonhidrat yüklemesi için  Ali Osman’a bir yerlerden makarna bulup onu yemeği teklif ettim. Ancak, ister kebabçı, ister sulu yemek servisi olan lokantalar olsun, doğru düzgün makarna yiyebileceğimiz bir yer bulamadık.

Gezerken, Mülkiye’den koşucu arkadaşım Osman Kurt ile karşılaştık. O da Ankara’dan ailesiyle gelmiş, okuldan koşudan biraz muhabbet ettik. Bir fotoğraf çekip mülkiye koşu grubundan paylaştık.

Makarna bulma operasyonumuzun başarısızlıkla sonuçlandığından emin olunca, Bolu Lokantası’nda Bıçak Arası pide ile 1 litre ayran içmeye karar verdik.  Akşam, “koşucu ayini” olarak ertesi günü giyeceğimiz, tişört, ayakkabı, saat, çorap, gözlük, nabız bandı, göğüs numarası, çip gibi hazırlıklarımızı yaptıktan sonra sabaha dinç kalkabilmek için erkenden uyuduk.

Sabah 06.15 civarında ayaktaydık. Otel lobisinin bir bölümü aynı zamanda kahvaltı için de kullanılıyor. Yumurta, zeytin, peynir, domates, çay gibi klasik bir kahvaltı yaptık. Bir gün önce kendi özel arabasıyla gelen Tolga Tay ve ekibiyle kahvaltıda bol bol sohbet ettik.

Emine Bayrak
 Kahvaltı sonrası koşu kıyafetlerimizi giyip 15-20 dakika Kılıçarslan Meydanı’na doğru yürüdük. Oteller birbirine yakın olduğu için her sokaktan, koşucular çıkıyor ve herkes aynı istikamete doğru hızlı ve emin adımlarla ilerliyordu. Biz de boş durmadık, hem yolda fotoğraf çekildik hem de ben instagram üzerinden canlı yayın yaptım. 

Ankara’dan yarışmaya katılan ve yaş grubunda ikinci olan Master Koşucu Emine Bayrak yarış öncesinde canlı yayında “40 yıldır koşuyorum. Spor, sağlığa çok iyi geliyor.  İlla ki, koşu olması gerekmiyor ama koşamıyorsa, yürüsünler ama evde oturmasınlar. Biraz dizim ağrıdı, yoruldum diye bırakmasınlar” diyerek duygu ve düşüncelerini paylaştı.

21K önde ve 10K koşucuları arkada olmak üzere Start noktasında sıralandık. Beklerken, TRT canlı yayın yapıyordu, biz de İstanbul Yıldırım Atletizm Kulübü Başkanı Zihni Ademoğlu ile sohbet ediyorduk. Koşularda adet olduğu üzere, Konya Belediye Başkanı Uğur İbrahim Altay il içinden, il dışından ve yurtdışından yarışmaya katılanlara teşekkür içeren kısa bir konuşma yaptı.  09.10’da 21K koşucuları start aldı. Saatimi koşu moduna aldım, 09:15’te 10K koşucuları olarak koşuya başladık. Koşunun ilk dakikalarında bir yığılma oldu, aradaki boşluk ve aralardan ilerleyerek kendimi yolun biraz daha tenha bir bölümüne attım. İlk kilometreyi 05:35, ikinci kilometreyi 05:57 pace ile geçtim. Ancak, antreman eksikliğini hissetmeye başladım. Pace yavaş yavaş 06:30’a doğru çıkmaya başladı. 

6. Kilometreden 9. Km’ye kadar eğim yavaş ancak istikrarlı bir şekilde yükseliyordu.  Nabız 160’ları göstermeye başlayınca, hızımı 06.45’lere kadar düşürdüm ama hiç yürümedim. 10.500 metrelik yarışmayı 06.24 pace ve toplam 1 saat 6 dakika 38 saniyede tamamlamış oldum. 2017 yılında Antalya’da 10K’yı 52 dakikada koştuğum dikkate alındığında Konya 10K koşusu iyi bir performans olarak değerlendirilemese de bu ara yüzmeye odaklandığımdan ve koşu öncelik sırasında biraz geride kaldığından sonuç sürpriz olmadı.

Finish noktasında, ilk olarak ikram standından bir şişe su aldım. Ardından çipi teslim edip, döktüğümüz terin mükafatı olan madalyamı boynuma taktılar. Daha sonra, makarna, çorba ve erzak paketi (muz, kek, tost, mevye suyu) aldım. Makarna ve çorbayı yedim. Erzak paketini tren yolculuğu için ayırdım.

Otelde eşyaları toplayıp emanete verdik. Ardından, İstiklal Harbi Şehitleri Abidesi ve Panorama Konya Müzesi’ni ziyaret ettik. Panorama Konya Müzesi de şehrin her yerinde parkında, bahçesinde, ticaretinde olduğu gibi tamamen Mevlana ve Mevlevilik üzerine kurulmuş. Yurtiçinde ve yurtdışında yer alan Mevlevihaneler, kimler tarafından yaptırıldığı, özellikleri, günümüzdeki durumu ile Mevlana ve Şems-i Tebrizi’nin yaşamı üzerine tasvirler yer alıyor.

Konya’daki her bir saatimizi dolu dolu değerlendirdikten sonra otelden eşyalarımızı alıp Konya Garı’na doğru yola çıktık. Koştuğumuz yetmiyormuş gibi her yere yürüyerek gittik. 32 bin adım atmışız ve “ayaklarıma kara sular indi” ifadesinin vücut bulmuş halini yaşıyorduk. Biz dönerken, Galatasaray taraftarları maç için Konya’ya geliyordu.

Akşam 18.30 civarında Konya Garı’ndaydık. Ege Maraton’dan arkadaşlarla yeniden biraraya geldik. Akşam trende kimisi Fenerbahçe-İstanbulspor maçını izliyor, kimisi sohbet ediyor, kimisi de hafiften uyku moduna giriyordu. Yarım günün sonunda ve 18 durakta yolcu indirip, bindirdikten sonra İzmir’e döndük. 


15 Haziran 2022 Çarşamba

Canım Babam

Ömrü toprakla güreş tutmakla geçti

Toprak sert, bir o kadar da zor rakip…

Peksimet, domates ve yoğurtla,

Sabahtan akşama kazma sallar…

Geri kalan yerleri bir pulluk ve bir çift öküzle sürer,

Tarlalara tütün, bostan, nohut ve buğday ekerdi.

 

Avudan deresinden armut,

Alo Pınarı’ndan kavun ve karpuzla

Doldururdu küfelerini…

 

Mezarlıktan geçerken, ahirete göç eden komşu, akraba ve ataları için kavun, karpuz

En sevdiği Nokrallı dayıya da birinci sigarasını bırakır,

Köye geldiğinde küfeler yarıya iner,

Yarısı nerde diye soranlara;

“Dağıttım, sevaptır, insan kursağına girsin” derdi.

 

Sevdiğini doğrudan söyleyemez, ar gelir

“Üşürsün montunu al, azığını unutma” der,

Dilinle söyleyemediğini,

Gözleri ele verirdi…

 

Toprağın sertliği ona da geçmiş,

İsrafa dayanamaz…

“Kıtlık görmediniz siz,

Nimetin kıymetini bilin” derdi…

 

Köyde büyük küçük ziyaret etmediği ev yoktu…

Muhtar Ahmet Ali,

Kadıların Şaban

Ve Bakkal Hüseyin…

En yakın dostları…

Zengin olmadı hiç,

Amma “kefenin cebi yok” der

Elinde ne var ne yoksa paylaşmasını bilirdi.

 

Mekanın cennet, yaptığın hayır hasenat sevap hanene yazılsın,

Peygamber efendimize komşu olasın,

Biz senden razıyız,

Allah da razı olsun,

Babalar günün kutlu olsun..

 

Canım babam…


13.06.2022/İZMİR

26 Şubat 2019 Salı

İki Oval Cam...

1980’li yılların başları…

Benim ilkokul çağım.

Okuldan çıkınca, eve koşar, önlüğü attığım gibi cevizli harman yerine arkadaşlarla oyun oynamaya giderdim.

Annem, eve giriş ve çıkış anında denk getirebilirse, ipliği iğneye bana geçirtirdi.

Bu benim için kolay ancak bir an önce bitirilmesi gereken bir işti.

Nitekim, çelik-çomak yada muşu oynamak için dışarıda bekleyen bir düzine arkadaş vardı.

Aradan on yıllar geçti. Mekanı cennet olsun, annem 2008 yılında rahmetli oldu.

Eşim de bu işleri ya kendi başına hallettiğinden yada ihtiyaç duymadığından benden pek bir şey istemedi.

Bir gün kayın validem bize geldiğinde, “Oğlum, gözlüğüm yanımda değil. Şu ipliği iğneye bir takıverir misin?” diye sordu.

İğneyi ve ipliği elime aldım amma velakin, bir türlü ipliği iğneye geçiremedim. İğne mi küçülmüştü? Yoksa, benim gözlere mi bir hal olmuştu?

Telefon kamerasını kullanarak, bu işi bir şekilde çözdüm.

Nasıl olsa günlük hayatımı etkilemiyor diye pek de önemsemedim.

Daha sonra, ilaç prospektüslerindeki yazıların samimiyetinin arttığını ve karışmaya başladığını, ardından gazetelerdeki küçük yazıları blok halinde okusam da zorlandığımı fark ettim.

Erteleye erteleye nihayet geçen yıl göz doktoruna gittim.

Önce bir yarım saat kadar ters-düz E, V, C, O gibi harfleri okutturdu.

Gözüne el feneri tutulmuş tavşan gibi, o cihazdan bu cihaza epey bir muayeneden geçtim.

Sonunda bir reçete yazdı. Uzak, yakın ve astigmat. Derece 1,5-2 arası.

Sizde geç bile kalmış, yaş aldıkça gözlerin bozulması normal.

Bak benim de aynı dedi. İçin için göz doktorlarının niye hep gözlüklü olduğunu eskiden beri merak ederdim, merakım giderilmiş oldu!

Saatsiz bir saat bile geçiremeyen ben, gözlük denilince tüylerim diken diken oldu.

Bir bir ortaokuldan, liseden ve üniversiteden gözlük takan arkadaşlarım aklıma geldi: Bülent Büke, Murat Alkan ve Ekrem Kara gibi…

Onlar ta çocukluklarından başlamışlardı bu nesneyi takmaya.

Algıda seçicilik denilen şey kendini gösterdi. Kadın, erkek, çocuk gözlüklü insanlara dikkat eder oldum. 

Bir Cumartesi, Mehmet’imi doğum günü kutlaması için bir arkadaşına bıraktım, dönüşte Atasun Optik’e uğradım.

Satış temsilcisi Bora epey ilgilendi.

Korkularımı anlattım, hiçbir çerçeveyi beğenmedim, hoş zaten beğenmek de istemiyordum.
Sonunda zor da olsa çerçevesiz bir gözlükte karar kıldık.

Eski reçeteye göre hem uzak hem de yakın siparişi verdik, ama Bora “Abi, bifokal olsun, iki gözlük taşımamış olursun” dedi.

Bora’ya “Ben yarın yeniden göz doktoruna uğrayayım, hem bifokal konusunu sorayım hem de reçete aynı mı kontrol ettireyim, üzerinden neredeyse bir yıl geçmiş” dedim.

O da tamam abi Pazartesi  haberleşiriz dedi.

Yeniden doktora gittim.

Büyük bir nezaketle buyur etti içeri.

Daha önceki prosedürü tekrar ettik. Hafiften derecelerde artış olmuş.

"Gözlük alıp kullanırsanız iyi olur. Gözlüğü de bifokal alın, daha önce hiç gözlük kullanmadığınız için böyle alırşırsanız, zorluk çekmezsiniz" deyiverdi.

Geçen geldiğimde, bir başkasıyla konuşmuştum sanki. Zira, tam tersini söylemişti.

8 ayda ya teknoloji çok gelişmişti yada doktoruma bir yerlerden bir ilham gelmişti.

Fazla takılmadım. Atasun Optik’i aradım.

Bora çıktı telefona.

“Sen haklı çıktın, doktor da aynısını söyledi” dedim.

Akşam uğrayıp, bifokal gözlüğe göre ölçüleri yeniledik.

4-5 gün sonra gözlük geldi.

Gözlerimin önünde, iki oval cam duruyor.

Bir akvaryumun içinden dışarı seyreder gibi garip garip bakıyorum etrafa.

Eve geldim, deneme yapıyorum.

Selfie çekiyorum, fena değil, hatta karizmatik de duruyordu.

Yazılar fazla büyümüştü.

Minik yazılar netleşti. Televizyondaki insanlar enine büyüdü.

Yanıma yaklaşan insanların yüzlerini pürüzsüz görmeye alışmış olan ben, artık yılların yüzde, alında ve şakaklarda bıraktığı izleri, vadileri ve tümsekleri çok net bir şekilde görmeye başladım.

Şimdiye kadar gözlerim bana her şeyi olduğundan çok daha iyi mi göstermişti?

Yoksa, benden gerçekleri gizleyerek ihanet mi etmişti?

Belki de hiçbiri. Doğanın yasaları işliyordu.

İnsan nelere alışmıyor ki, mutlaka ben de alışacağım.

Daha çok kitap okuyup, daha çok yazacağım.

Lazım olan sadece biraz zaman….

23 Mart 2018 Cuma

Runatolia 2018: Koşudan Daha Fazlası...

Kış aylarının teğet geçtiği kent Antalya’da 3 Mart 2018 Pazar günü Runatolia koşusu düzenlendi.

Antalya’da bu organizasyonun tarihi 2006 yılına kadar gidiyor.

Günümüze kadar tam 13 kez aralıksız düzenlenmiş bu organizasyon.


Özgür ve Kenan ile İlk Buluşma...
İlki 2016 yılında 10k olmak üzere, 2017’de 21k ve 2018’de 21k olmak üzere şimdiye kadar 3 kez katılma imkanı buldum Runatolia’ya.

Yılın aynı mevsimi ve hatta güzergâh aynı olmasına rağmen, her defasında farklı bir deneyim yaşadım.

Deniz seviyesinde, 18 derece sıcaklık ve neredeyse dümdüz bir güzergâha sahip olması atletlerin kendi rekorlarını kırmaları için ideal bir ortam oluşturuyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Runatolia 2018 için geçen yılki süremi iyileştirecek yeterli antrenmanı yapamadım.  

Profesyonel koşucular için bu önemli bir sorun teşkil edebilir.
 
Ancak, benim gibi sağlık, hobi, endorfin ve arkadaşlarını görmek için koşan birisi için 800. olmakla, 750. olmak arasında ne gibi bir fark olabilirdi?

Ama her koşuda değişmeyen bir hedefim var.

Hız ve mesafe ne olursa olsun; 1) Yarışı tamamlamak 2) Yürümeden koşarak bitirmek.

Runatolia 2018 21k Koşu Güzergahı
21 kilometreyi zorlanmadan; yürüme durumuna geçmeden koşarak 2 saat 2 dakikada tamamlayabildim.

Benim gibi sonradan bu koşuya bulaşmış bir veteran için; sağlıkla bitirmek önemli olsa da, veteranlar arasında dahi pace, mesafe ve süre meselesi sürekli konuşulan konular.

Ama Runatolia 2018’in benim için anlamı bunların çok daha ötesinde ve farklı bir deneyim.

Bu koşuya üyesi olduğum Ege Maraton Spor Kulübü bir hafta öncesinde Alanya Maratonu’na katıldığı için kurumsal olarak gelmedi.

Kulübümüzden bireysel olarak katılan arkadaşlarımız vardı. Tüzbent Museyeva, Yaşar Gök, Osman Duran, İbrahim Yiğit, Recep Susur ve İbrahim Güler Tuşba gibi.

KSK One Team ve Ege Maraton'dan Arkadaşlarla...
Her kulüp, şirket boy boy fotoğraflar çektirirken, Ege Maraton Spor Kulübü ailemizin yarışta olmamasının eksikliğini hissettim.

Bir taraftan işlerin yoğunluğu, diğer taraftan kayınvalidemin ameliyatı derken, son haftaya kadar Antalya koşusuna gidip gidemeyeceğim belli değildi.

Gidebilme ihtimali doğarsa diye son hafta Wings for Life İzmir koşusundan tanıdığım dostum Serhan Köseoğlu’nu aradım, gidiyorsa, birlikte gidelim diye.

Kendisinin eşi ve daha önceden söz verdiği arkadaşlarıyla birlikte gideceğini, ancak KSK One Team’den araçla gidecek arkadaşların olduğunu ve araçta yeri olan arkadaş olursa onlarla iletişim kurmamda yardımcı olabileceğini söyledi.

Daha sonra döndü ve KSK One Team’den Özgür Yetkin’in telefonunu verdi.  Kısa bir telefon görüşmesinin ardından 3 Mart 2018 Cumartesi günü sabah 08.00’de Üçyol’da buluşmak üzere anlaştık. 
Sanki ilk defa bir koşuya katılacakmışım gibi heyecanla Cumartesi sabahı erkenden kalktım, hafif bir kahvaltının ardından, mini seyahat valizimi aldım ve koşu çantamı sırtlandım.

Üçyola gitmek için yola koyuldum.

Sabah semt pazarı çadırlarının kazıklarını çakan ve lastik ateşi etrafında ısınmaya çalışan pazarcıları selamlayarak geçtim Yeşilyurt Pazarı’nın içinden.

Karabağlar Belediyesi’nin futbol sahasında kadınlı-erkekli yürüyen 10-15 kadar insan vardı.

Ben de buranın ve Karafatma’nın müdavimlerinden olduğumdan, bir kısmı koşan, büyük kısmı yürüyen, müzik dinleyen ve sohbet eden insanlar… Aşina olduğum bir sahne…

Ama içeride olmakla, dışarıdan seyretmek sanki biraz daha farklı oluyor.

Karafatma’yı geçtiğimde vaktin biraz erken olduğunu ve Üçyol’a erken varırsam ne yapacağım? deyip Özsüt’te bir çay molası verdim.

Özgür, “Bornova’ya geldim Birol abi” diye telefon edince, onların 15-20 dakikaya gelebileceklerini hesap ederek, etrafta koşuşan ve az da olsa dükkânlarını açan insanları seyrederek Üçyol’a ulaştım.
Kısa bir süre sonra Özgür’den telefonda; “Abi, ben metro durağı tarafındayım! Sen nerdesin?” diyordu.

Ben 180 derecelik bir göz taramasının ardından, beyaz bir Opel binek arabadan inen ve el sallayan Kenan’ı ve şoför mahallinde Özgür’ü gördüm.

Bagaj tarafı camdan görünüyor; özel bir yarış bisikleti ile tekerlekli sandalye vardı.
Bunlar Özgür’ün olmalıydı.

Arabaya binince, Özgür ve Kenan ile de tokalaştık.

Her ikisi de öyle sıcak karşıladı ki, sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi.

Karabağlar-Gaziemir yolundan ilerliyorduk.

Sohbete başladık.
Her ikisi de KSK One Team’den idi. Bense Ege Maraton Spor Kulübü’nden.

Kenan, asker kökenli olduğu için, dağlara ayrı bir özlemi var gibi görünüyor.
Koşuya  benim gibi sonradan başlamış ama bir altyapısı var o da belli.

Yenişehir’de gıda sektöründe çalışıyor.

Uzun ve ince… Göbeğin G’si yok…

Özgür de, oldukça hafif.

Runatolia’da tekerlekli sandalye kategorisinde yarışmak üzere düşmüş yollara.

KSK One Team’de, aynı zamanda profesyonel koşu koçluğu da yapan Gökmen Aras ile birlikte çalışıyorlarmış uzun zamandır.

Bir yıl kadar önce Karşıyaka’da  tanışmıştım Gökmen ile. Fazlasıyla azimli ve disiplinli bir kişi.

Koçluk yaptığı kişilerin moral ve motivasyonunu yüksek tutmak için ciddi çaba sarf ediyor.

5-6 saatlik yol sohbet için bol zaman var.

Herkes yaşadıklarını ve hayallerini anlatıyor.

Ben Wings for Life İZTO Running Team serüvenimizi, 100 yaşında maraton ve Ironman 70.3  bir gün olursa diye ayakları yere basmayan hayallerimden bahsediyorum.

Özgür,  tekerlekli sandalyedeki başarısını yüzmeye de taşıma hayallerinden ve Kenan da dağlarla olan dostluğundan ve yeni yeni alıştığı koşudaki hedeflerinden söz ediyor.
Köfteci Yusuf'ta Kahvaltı Molası...

Her iki arkadaşım da kendiyle barışık ve espirili insanlar.

Özgür,  küçüklüğünde geçirdiği çocuk felci nedeniyle ayaklarını kullanamadığı için modifiye edilmiş özel bir araç kullanıyor.

Beklediğimden hem çok daha iyi kullanıyor hem de dayanıklılığı süper.

Yol üstünde Kahvaltı için duruyoruz.  Özgür kahvaltı yapıyor, biz daha önce o işi hallettiğimiz için Kenan ile köfte yiyoruz.

Saat 15.00’a doğru Antalya’ya giriyoruz.  Ben Kristal Beach Otel’de kalıyorum, onlar da Elite Başaran Otel’e gidiyor.

Yarım saat sonra ben Elite Başaran’a gidiyorum. Biz Özgür’le, Kenan ise başka bir arkadaşın arabasıyla peş peşe koşu malzemelerinin dağıtılacağı Terracity AVM’nin yolunu tutuyoruz.

20 km civarında bir yoldan sonra, TerraCity’ye varıyoruz. Ama ne kalabalık, Antalya’da hiç araba kalmamış hepsi buraya gelmiş!

Özgür, tecrübesiyle kıskıvrak AVM girişindeki engelli otoparkını buluyor.

Bu otoparkın neden önemli olduğunu da anlattı.

Bu arabalardan; indikten sonra tekerlekli sandalyeye binebilmek için ön kapının tam olarak açılması gerekiyormuş.

Yoksa, binmek mümkün olmuyormuş. Ayrıca,  engelli otoparkının AVM girişinden en fazla 30 metre mesafede olması gerekiyormuş.

Bu otoparkların ne derece önemli olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyordum.

Özgür, tekerlekli sandalye ile yürüyen merdivenlerde öyle bir akrobasi hareketi ile duruyordu ki ağzım açık kaldı.

Hem zor hem de gerçekten bir beceri işi…

Tüm engellere rağmen, hayata tutunuyor, yüzlerce km araba kullanıyor ve hayallerinin peşinden koşuyor.

TerraCity’de malzemeleri alıyoruz, KSK One Team ile birlikte makarnalarımızı yiyor ve ertesi günkü koşu için karbonhidrat yüklemesi yapıyoruz.

Bu arada, Özgür’in yine tekerlekli sandalye kategorisinde yarışacak arkadaşı Enes’in göğüs numarasını almak için organizasyon firmasıyla konuşuyoruz.

Enes İstanbul’da uçağa binmek için bekliyor. Telefon trafiği devam ediyor.
Enes Günel ve idolü Alex Zanardi...

21.00’ten önce Enes’in Antalya’ya gelmesi gerekiyor.

Beklerken, Özgür bana Enes’in hikayesini anlatıyor.

Enes, 7-8 yaşlarında ekstrem sporlarla uğraşmış.

Kayak, dağcılık, atlama ve zıplama ilgili tüm spor dallarında yeteneğini sergiliyormuş.

Ancak, kayak yaparken geçirdiği bir kazadan dolayı omurilik felci olmuş.

2 yıl yoğun bakımda yatmış.

Spor virüsü kanına girmiş bir kere, yataktan kurtulur kurtulmaz ne yapabileceğini araştırmaya başlamış.

Yapabilecekleri sınırlı, sınırlı olmasına da Enes’in durması mümkün değil.

Handcycle ile tanışıyor.

Benzer bir kaderi paylaşan, F1’de geçirdiği kazayla bacaklarına kaybeden dünyaca ünlü F1 pilotu Alex Zanardi’yi örnek alıyor.

Türkiye’de henüz tanınmayan bir spor dalı handcycle.

Özgür de, Enes de handcycle ile pistlerde yer almanın hayalini kuruyor.

Nihayet, Enes’in Antalya havaalanına inmesiyle imza işi çözümleniyor.

Özgür’ün hem koşu arkadaşı hem de rakibi Enes için inanılmaz derecedeki bağlılığı ve çabaları ile göğüs numarası sonunda alınıyor.

KSK One Team’den Serhan, Tümer ve yeni tanıştığım Seniz ile sohbet ediyoruz. Hatta takım fotoğrafında misafir olarak ben de yer alıyorum.


Koşu Klasiği: Baş ve Ayak Fotoları...
Cam Piramit Yakınında Topçu Bataryası gibi duran
Redbull  arabaları...
Pazar sabahı kahvaltıdan sonra, Serhan ve Seniz ile birlikte koşunun start alanı olan Cam Piramit’e doğru  yürüyoruz.

İlk önce, 08.45’te Özgür’ün de içinde yer aldığı tekerlekli sandalye yarışı başlıyor.

09.00’da maraton, 09.15’te yarı maroton ve 09.45’te 10k başlıyor.

Ben 09.15’te koşuya başladım.

Pek zorlandığım söylenemez, zaten çok da kasmadım.

Ama koşu esnasında koşucu arkadaşlar, “Günaydın Antalyaaaa!” diye bağırdıklarında ve yanıt gelmeyince “Günaydın Trafik Işıkları!” diye bağırması gülüşmelere ve koşucuların kendilerini alkışlamasına yol açtı.

Sabahın köründe herkes uyuyor, bizse koşuyoruz.

Köpek kovalamadıkça koşmayı anlamsız bulanlar için, sabahın köründeki bu koşuyu anlamak tabii ki kolay değil.


Koşu Sırasında Çekilen Fotolar: Birol Efe, Serhan Köseoğlu,
Çağla Tarhan, Özgür Yetkin ve Tüzbent Müseyeva....
Ancak, burada koşanlar iyilik peşinde koşuyor, kimisi kansere, kimisi MS’e çare arıyor, kimisi de bir çocuğa, bir engelliye umut olmak için koşuyor.

Kimisi kendisiyle yarışıyor, kimisi de başkalarının koşabilmesi için koşuyor.

Hem kendi sağlıklarına hem de başkalarının yararına işler yapıyor.

Başta da söylediğim gibi yarış 2 saat 2 dakikada bitti.

Özgür ise, 3 saat 5 dakikada 42 km’yi birincilikle bitirdi.
Engelleri aşarak, hayatının anlam zincirine bir halka daha ekledi.

Serhan, hayatının ilk tam maratonunu 4 saat 30 dk da bitirdi.

Kenan, yarı maratonu beni dakika farkıyla geçerek bitirdi.

Ankara’dan gelen Fitbit’ten arkadaşım Çağla da ilk defa koştuğu 10km’yi 58 dakikada bitirdi.

10k’nın kesmediği Tüzbent, yarış sonrasında Antalya’da arkadaşlarıyla bisiklet turuna çıktı.
Yüzyılımızın Bilimadamı: Stephen Hawking...

Özetle, Antalya’da herkes gerçekleştirdiği her hayali için hayata bir çentik attı.

Yüzyılımızın  en büyük bilim adamı olan ve geçtiğimiz haftalarda kaybettiğimiz Stephen Hawking ne diyordu?
"Hayat ne kadar zor görünürse görünsün, yapabileceğin ve başarabileceğin bir şey mutlaka vardır!"